admin 01-01-2017, Saat: 11:30   
#1
Zekâtın Farz Ol­ma­sı­nın Şart­la­rı:
Bir kim­se­nin zekâtla yü­küm­lü ol­ma­sı için aşa­ğı­da­ki şart­la­rın bu­lun­ma­sı gerekir21:
 
   1) Mü­kel­lef Ol­mak:
Zekât ve­re­cek kim­se­nin müs­lü­man, hür, akıl­lı ve er­gin ol­ma­sı ge­re­kir. Gayr-i müs­lim­le­re, kö­le ve ca­ri­ye­le­re, akıl has­ta­la­rı­na ve ço­cuk­la­ra zekât farz de­ğil­dir. Şöy­le ki:
Bir gay­ri müs­lim zekât ile yü­küm­lü de­ğil­dir. Çün­kü zekât te­miz­le­yi­ci bir iba­det­tir. Müs­lü­man ol­ma­yan kim­se ise te­miz­len­me­ye ehil de­ğil­dir. Hat­ta bir müs­lü­man bir sü­re ir­ti­dat edip, da­ha son­ra ye­ni­den İslâm’a dön­se ir­ti­dat sü­re­si için zekât ge­rek­me­ye­ce­ği gi­bi, ir­ti­dat­tan ön­ce­ki sü­re­ye ait zekât borç­la­rı da dü­şer. Çün­kü müs­lü­man bu­lun­mak, zekâtın farz ol­ma­sı için şart ol­du­ğu gi­bi, de­va­mı için de şart­tır.
Şâfiîlere gö­re, bir kim­se­nin ir­ti­dat et­me­si, da­ha ön­ce­ye ait zekât borç­la­rı­nı dü­şür­mez.
Hanefîlere gö­re, zekâtla yü­küm­lü­lük için,akıl­lı ol­mak ve er­gin­lik ça­ğı­na ulaş­mış bu­lun­mak şart­tır. Çün­kü akıl has­ta­la­rı ve ço­cuk­lar na­maz ve oruç gi­bi iba­det­ler­le yü­küm­lü ol­ma­dık­la­rı gi­bi zekâtla da yü­küm­lü de­ğil­dir­ler. Zekât bir iba­det­tir. İba­det­te so­rum­lu­luk ise er­gin­lik ve tem­yiz ça­ğı­na ulaş­mak­la baş­lar.
Hanefîler dı­şın­da­ki mez­hep imam­la­rı­na gö­re ise, zekâtın farz ol­ma­sı için er­gin ve akıl­lı ol­mak şart de­ğil­dir. Bu yüz­den ço­cu­ğun ve akıl has­ta­sı­nın mal­la­rın­dan da zekât ver­mek farz­dır. Zekâtı bun­lar adı­na ve­li ve­ya va­si­le­ri öder. Da­yan­dık­la­rı de­lil şu ha­dis­tir: “Ma­lı bu­lu­nan bir ye­ti­min ve­li­si olan kim­se, bu ma­lı ti­ca­ret­le ça­lış­tır­sın, ma­lı bı­ra­kıp da zekât onu ye­me­sin.” Baş­ka bir ri­va­yet­te şöy­le gel­miş­tir: “Ye­tim­le­rin mal­la­rı­nı iş­le­tin ki, zekât onu yi­yip tü­ket­me­sin”22 Bu müc­te­hid­le­re gö­re zekât ma­la bağ­lı bir yü­küm­lü­lük olup, ak­ra­ba­lık na­fa­ka­sın­da ol­du­ğu gi­bi, ma­lın sa­hi­bin­de eh­li­yet şart­la­rı aran­mak­sı­zın ge­rek­li olur.
Hanefîlere gö­re akıl has­ta­sı, ço­cuk­luk­tan be­ri de­vam et­mek­te ise ken­di­le­ri zekâtla yü­küm­lü ol­maz­lar. Fa­kat bü­luğ ça­ğın­dan son­ra iyi­le­şir­ler­se, bu iyi­leş­me ta­ri­hin­den iti­ba­ren zekâtla yü­küm­lü olur­lar. Bü­luğ ça­ğın­dan son­ra or­ta­ya çı­kan akıl has­ta­lı­ğı ise bir yıl­dan uzun sü­rer­se, o yı­lın zekâtı dü­şer. Çün­kü bu sü­re için­de di­ni emir­ler­le yü­küm­lü ol­maz­lar. Fa­kat bu yıl için­de bir ara, me­se­la; bir iki gün iyi­le­şe­cek ol­sa­lar üzer­le­ri­ne zekât ge­re­kir. Bu gö­rüş İmam Mu­ham­med’e ait­tir. Ebu Yûsuf’a gö­re ise, yı­lın ya­rı­sın­dan faz­la sü­rey­le iyi­leş­me­dik­çe o yı­lın zekâtı ge­rek­mez.
Bay­gın­lık ve ko­ma ha­li zekât en­ge­li sa­yıl­maz. Çün­kü bu ha­lin uzun sür­me­si mu­tat de­ğil­dir.
 
   2) Ni­sap Mik­ta­rı Ma­la Sa­hip Ol­mak:
Te­mel ih­ti­yaç­lar­dan ve borç­tan baş­ka ni­sap mik­ta­rı ve­ya da­ha faz­la bir ma­la mâlik bu­lun­mak ge­re­kir. Bu ka­dar ma­lı ol­ma­yan kim­se­ye zekât farz de­ğil­dir.
   Ni­sap, İslâm’ın bir şey hak­kın­da­ki öl­çü, sı­nır ve ala­met ta­yin et­miş ol­du­ğu mik­tar­dır. Ser­ve­tin zekâtı ge­rek­ti­ren mik­da­rı­nı ifa­de eder. Zekât ko­nu­sun­da al­tı­nın ni­sa­bı yir­mi mis­kal, gü­mü­şün ni­sa­bı iki yüz dir­hem, ko­yun ile ke­çi­nin ni­sa­bı kırk, sı­ğır ile man­da­nın ni­sa­bı otuz, de­ve­nin ni­sa­bı da beş­tir. Ta­rım ürün­le­rin­den de beş vesk (yak­la­şık bir ton) ni­sap ola­rak alın­mış­tır. Bu mik­tar­la­ra ulaş­ma­yan mal­lar için zekât ge­rek­mez. Ni­sap mik­tar­la­rı bu çe­şit mal­la­ra sa­hip olan­lar ba­kı­mın­dan zen­gin­lik sı­nı­rı­nı ifa­de eder. Şah Ve­liy­yul­lah ed-Dehlevî (ö.1176H.) zekât ni­sap mik­tar­la­rı­nın Hz. Pey­gam­ber dö­ne­min­de ka­rı, ko­ca, ço­cuk­lar ve hiz­met­çi­den olu­şan çe­kir­dek ai­le­nin bir yıl­lık ge­çim har­ca­ma­la­rı­na denk ol­du­ğu­nu be­lir­tir.23
Zekâta ta­bi mal­la­rın ni­sap mik­tar­la­rı ve öde­ne­cek zekât mik­tar­la­rı ha­dis-i şe­rif­ler­le be­lir­len­miş­tir. Aşa­ğı­da zekât mik­tar­la­rı­nı açık­lar­ken bu de­lil­le­re de te­mas ede­ce­ğiz.
Zekât dı­şı bı­ra­kı­lan as­li ih­ti­yaç­lar; zekât yü­küm­lü­sü­nün otur­du­ğu ev, bu ev için ge­rek­li eş­ya, kış­lık yaz­lık el­bi­se, ge­rek­li si­lah, alet, ki­tap, bi­nek hay­va­nı ile hiz­met­çi, kö­le ve ca­ri­ye, bir ay­lık -sağ­lam gö­rü­len baş­ka bir gö­rü­şe gö­re bir yıl­lık- ih­ti­yaç mad­de­le­ri ve­ya ai­le mas­raf­la­rın­dan iba­ret­tir. Bor­ca kar­şı­lık olan na­kit pa­ra­lar da bu hü­küm­de­dir.
Bu­na gö­re as­li ih­ti­yaç­la­rı şu mad­de­ler­de top­la­ya­bi­li­riz:
a) Mes­ken ola­rak kul­la­nı­lan ev, bağ, bah­çe ve ta­rım ya­pı­lan ara­zi­le­rin ken­di­si.
b) Bi­nek ve ko­şum hay­van­la­rı ile gü­nü­müz­de bun­la­rın ye­ri­ne ge­çen oto­mo­bil, ser­vis ara­cı, trak­tör, su mo­to­ru ve­ya zanaatkârların iş alet­le­ri, üre­tim için kul­la­nı­lan ma­ki­ne­ler, tezgâhlar, fab­ri­ka vb. alet­ler. Bun­lar kıy­me­ti üze­rin­den de­ğil, ge­li­ri üze­rin­den zekâta ta­bi olur­lar. Hz. Pey­gam­ber: “Müs­lü­ma­na atı ve kö­le­sin­den do­la­yı zekât yok­tur”24 bu­yur­muş­tur.
c) Ör­fe uy­gun gi­yim ve ev eş­ya­sı. Ha­lı, ki­lim, mo­bil­ya ta­kı­mı, al­tın ve gü­müş­ten ol­ma­yan ye­mek ta­kım­la­rı, buz­do­la­bı, ça­ma­şır ma­ki­ne­si ve di­ğer kul­la­nı­la­ge­len her tür­lü elekt­rik­li alet­ler.
d) Bi­lim adam­la­rı­nın özel kü­tüp­ha­ne­si.
e) Bir kim­se­nin ken­di­si­nin ve bak­mak­la yü­küm­lü ol­du­ğu ai­le bi­rey­le­ri­nin bir ay­lık -sağ­lam gö­rü­len baş­ka bir gö­rü­şe gö­re bir yıl­lık- mu­tat mas­raf­la­rı.
   f) Ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­ma­yan al­tın, gü­müş, na­kit pa­ra ve ti­ca­ret mal­la­rı ile bor­ca kar­şı­lık tu­tu­lan mal­lar.
İb­nü’l-Hü­mam (ö.861/1457) bun­la­rı şöy­le özet­le­miş­tir: “Otu­ru­la­cak ev, gi­yi­le­cek el­bi­se, ev eş­ya­sı, bi­ni­le­cek hay­van­lar ve kul­la­nı­lan si­lah­lar için zekât yok­tur.”25
 
 
3) Ni­sap Mik­ta­rı Ma­lın Nâmî (bü­yü­yen, ar­tan) Bir  Mal Ol­ma­sı:
Bü­yü­me fi­i­len ol­ma­sa da bü­yü­me imkân ve ka­bi­li­ye­ti­nin bu­lun­ma­sı ye­ter­li­dir. Bu yüz­den ni­sap mik­ta­rın­dan faz­la ol­sa bi­le üre­yi­ci ol­ma­yan mal­la­ra zekât ge­rek­mez. Üre­me ya ger­çek olur ve­ya hü­küm ba­kı­mın­dan olur.
Bir ma­lın ti­ca­ret, do­ğum ve­ya ta­rı­mı ya­pı­la­rak art­ma­sı “ger­çek üre­me”dir. Bu yüz­den ti­ca­ret ama­cıy­la el­de bu­lu­nan eş­ya ve hay­van­lar zekâta ta­bi ol­du­ğu gi­bi dö­lü­nü ve sü­tü­nü al­mak için kır­lar­da ot­la­tı­lan ve sâime de­ni­len hay­van­lar da zekâta ta­bi­dir.
El­de bu­lu­nan al­tın ve gü­müş­te ise “hük­men üre­me” özel­li­ği var­dır. Çün­kü bu iki mad­de­nin ken­di­le­riy­le ih­ti­yaç­lar kar­şı­lan­maz. Bel­ki bun­lar ti­ca­ret­te kul­la­nıl­mak, mal­la­rın mü­ba­de­le­sin­de va­sı­ta ol­mak yo­luy­la ih­ti­yaç­la­rı kar­şı­lar, bu yüz­den bun­lar ya­ra­tı­lış ba­kı­mın­dan üre­me­ye, art­ma­ya ve ti­ca­re­te el­ve­riş­li­dir. Bu­nun bir so­nu­cu ola­rak, el­de bu­lu­nan al­tın ve gü­müş na­kit­ler, kül­çe­ler, zi­net ta­kım­la­rı, ken­di­le­riy­le ti­ca­re­te ni­yet edil­sin ve­ya edil­me­sin hat­ta bun­lar na­fa­ka­ya, mes­ken sa­tın al­ma­ya sar­fe­dil­mek üze­re bi­rik­ti­ril­miş ol­sa bi­le ni­sap mik­ta­rı­na ula­şın­ca zekâta ta­bi olur­lar.
İlim adam­la­rı­nın mes­lek ki­tap­la­rı ve­ya za­na­at­kar­la­rın iş alet­le­ri te­mel­de bü­yü­yen ve ge­li­şen mal­lar de­ğil­dir. Bu yüz­den ken­di kıy­met­le­riy­le zekâta ta­bi ol­maz­lar.
Kay­bo­lup yıl­lar son­ra bu­lun­muş olan mal­dan ötü­rü de zekât ver­mek ge­rek­mez. Çün­kü bun­lar­da bü­yü­me ve ge­liş­me söz ko­nu­su de­ğil­dir. De­ni­ze dü­şüp yıl­lar­ca son­ra çı­kar­tı­lan mal­lar­la gas­po­lun­muş mal­lar bu hü­küm­de­dir. Zik­re­di­len bu ve ben­ze­ri du­rum­lar­da zekâtın farz ol­ma­ma­sı şu ha­di­se da­ya­nır: “Dımâr mal­dan zekât ge­rek­mez.”26 Dımâr mal; mül­ki­yet de­vam et­ti­ği hal­de, ge­ri dön­me­si ve bu­lun­ma­sı umul­ma­yan, mal de­mek­tir. Bun­lar­dan ya­rar­la­nıl­ma­sı müm­kün ol­ma­dı­ğı için zekât da ge­rek­mez.
 
4) Ma­la Tam Ola­rak Sa­hip Ol­mak:
Zekâtı ve­ri­le­cek ma­lın mül­ki­ye­ti­ne sa­hip ol­mak ya­nın­da, bu ma­lın zil­ye­di bu­lun­mak da ge­rek­li­dir. Zil­yed­lik; ma­lın fi­i­len mülk sa­hi­bi­nin elin­de bu­lun­ma­sı ve­ya onun hü­küm ve ta­sar­ru­fu al­tın­da ol­ma­sı de­mek­tir.
Bu­na gö­re, mül­ki­yet bu­lu­nup zil­yed­lik ol­ma­yan ve­ya zil­yed­lik bu­lu­nup mül­ki­yet ol­ma­yan şey­ler­den zekât ge­rek­mez. Me­se­la; ko­ca­sın­dan me­hir ala­ca­ğı olan bir ka­dın bu­nu tes­lim al­ma­dık­ça zekâtla yü­küm­lü ol­maz. Çün­kü o, meh­re mâlik ise de he­nüz zil­yed de­ğil­dir.
Yi­ne re­hin ala­nın elin­de­ki re­hin ma­la da zekât ge­rek­mez. Çün­kü bu bor­ca kar­şı­lık­tır. Bun­da mülk sa­hi­bi­nin zil­yed­li­ği yok­tur. Borç­lu olan bir kim­se de, bor­cu­na kar­şı­lık olan bir ma­lın­dan do­la­yı zekât ile yü­küm­lü ol­maz. Çün­kü bu ma­la zil­yed­li­ği var­sa da hük­men mal sa­hip­li­ği yok de­mek­tir.
An­cak sa­tın alın­mış olup da he­nüz tes­lim alın­ma­mış mal­lar zekât ni­sa­bı­na gi­rer. Sağ­lam gö­rü­şe gö­re bun­lar­dan da zekât ver­mek ge­re­kir. Yol­cu olmak zekât en­ge­li de­ğil­dir. Çün­kü yol­cu­lu­ğa çı­kan kim­se, her ne ka­dar ma­lı­nın zil­ye­di de­ğil­se de, ve­kil ara­cı­lı­ğı ile ma­lın­da ta­sar­ruf ede­bi­lir. Bu yüz­den de zekâtla yü­küm­lü olur.
Mül­ki­ye­tin as­lı de­vam et­mek­le bir­lik­te, fi­i­len ya­rar­lan­ma imkânı bu­lun­ma­yan mal­lar­dan da zekât ver­mek ge­rek­mez. Bun­la­ra dımâr mal de­nil­di­ği­ni yu­ka­rı­da be­lirt­miş­tik. Me­se­la; kay­bo­lan hay­van­lar, kay­bol­muş mal, de­ni­ze dü­şen mal, dev­le­tin mü­sa­de­re ede­rek zul­men al­dı­ğı mal, el­de bir bel­ge bu­lun­ma­dı­ğı hal­de inkâr edil­miş, fa­kat üze­rin­den bir yıl geç­tik­ten son­ra in­san­la­rın önün­de ik­rar edil­mek su­re­tiy­le de­lil bu­lun­muş olan mal zekâta ta­bi de­ğil­dir.
   Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere gö­re, zekât ve­ri­le­cek mal­da ara­nan şart, mül­ki­ye­tin as­lı­nın ol­ma­sı ve ta­sar­ruf yet­ki­si­nin bu­lun­ma­sı­dır. Mâlikîler, Hanefîlerden fark­lı ola­rak va­kıf ma­lın mü­te­vel­li­li­ği­ni sa­hi­bi üst­le­nir­se, bu mal­da da zekâtı ge­rek­li gö­rür­ler. Çün­kü on­la­ra gö­re, bir ma­lı vak­fet­mek onu mül­ki­yet­ten çı­kar­maz.
Şâfiîlere gö­re, ödünç alı­nan mal ala­nın elin­de bir yıl­dan faz­la ka­lır­sa, onun zekâtını öde­me­si ge­re­kir.27
 
   5- Ma­lın Üze­rin­den Bir Yıl Geç­miş Ol­mak:
Oruç ve hac iba­de­tin­de ol­du­ğu gi­bi zekât ko­nu­sun­da da ka­me­ri ay esa­sı uy­gu­la­nır. Zekâtın farz ol­ma­sı için ni­sap mik­ta­rı ma­lın üze­rin­den bir ka­me­ri yı­lın geç­me­si ge­re­kir. Bu­na “hav­li havelân” de­nir. De­lil şu ha­dis-i şe­rif­tir: “Üze­rin­den bir yıl geç­me­dik­çe bir mal­dan zekât ver­mek ge­rek­mez.”28
Ebu Hanîfe’ye gö­re, üze­rin­den bir yıl geç­me­si ba­kı­mın­dan mal­lar iki­ye ay­rı­lır: a) Na­kit pa­ra, al­tın, gü­müş ve ti­ca­ret mal­la­rı ile yı­lın ya­rı­sın­dan faz­la bir sü­rey­le mer’ada ya­yı­lan (sâime) hay­van­lar, b) Ta­rım ürün­le­ri ve ma­den­ler. Bi­rin­ci mad­de­de­ki mal­la­rın zekâtında, ni­sa­ba mâlik ol­duk­tan son­ra bir yıl­lık sü­re­nin geç­me­si şart­tır. Top­rak ürün­le­ri ile ma­den­ler­de ise bir yıl­lık sü­re şar­tı aran­ma­mış­tır. Çün­kü pek çok ürü­nün ha­sa­dı bir­kaç ay­da ya­pı­la­bil­di­ği gi­bi, ba­zı top­rak­lar­dan yıl­da bir­den çok ürün de alı­na­bil­mek­te­dir. Bu gi­bi du­rum­lar­da yıl so­nu­nu bek­le­mek yok­su­lun za­ra­rı­na olur.29
İbn Kudâme (ö.620/1223), yıl­lan­ma şar­tı bu­lu­nan ve bu­lun­ma­yan mal­lar ara­sın­da­ki far­kı şöy­le be­lir­tir: Bir yıl geç­me­si şar­tı­na bağ­lı olan mal­lar, ge­liş­me­si için el­de bu­lun­du­ru­lan ve sak­la­nan mal­lar­dır. Hay­van; sü­tü, yü­nü, yav­ru­la­ma­sı ve­ya be­si al­ma­sı için bek­le­ti­lir. Na­kit pa­ra ve ti­ca­ret mal­la­rı kâr ama­cıy­la sak­la­nır. Bun­la­rın üze­rin­den bir yıl geç­me­si şar­tı ko­nul­muş­tur. Çün­kü bun­lar ar­tış ve üre­me­nin bek­len­di­ği mal­lar olup, zekâtının kârdan çık­ma­sı amaç­la­nır. Çün­kü bu da­ha ko­lay olup, ma­lın tü­ken­me­me­si­ni ve yok­sul­la­ra yar­dı­mın sü­rek­li­li­ği­ni sağ­lar. Top­rak ürün­le­ri ve mey­ve­ler ise biz­zat ken­di­le­ri ge­liş­me ha­lin­de­ki ge­lir­ler­dir. Zekâtı ve­ri­le­ce­ği za­man ge­liş­me­si­ni ta­mam­la­mış olur. Bun­dan son­ra ar­tık ge­liş­me­ye de­ğil ek­sil­me­ye doğ­ru gi­der.”30 Ol­gun­la­şan mey­ve ve seb­ze­le­rin bek­le­til­me­si ha­lin­de ku­ru­ma­sı ve çü­rü­me­si gi­bi.
Di­ğer yan­dan top­rak ürün­le­ri, mey­ve ve ma­den­le­rin yıl­lan­ma şar­tı dı­şın­da tu­tul­ma­sı üre­ti­ci­ler ba­kı­mın­dan­dır. Bun­lar­dan ta­rım ürün­le­ri için şart­la­rı ger­çek­le­şin­ce on­da bir (öşür) ve­ya su­la­ma ya­pı­lan yer­ler­de yir­mi­de bir nis­pe­tin­de zekât ve­ri­lir. Ma­den­ler­de ise iş­let­me­ci zekâtı beş­te bir­dir.31 An­cak ta­rım ürün­le­ri­ni ve­ya ma­den­le­ri sa­tın alıp, elin­de ti­ca­ret ama­cıy­la bu­lun­du­ran kim­se­ler bun­la­rın zekâtını di­ğer ti­ca­ret mal­la­rı gi­bi ve­rir­ler. Ya­ni bu tak­dir­de bun­lar ni­sa­bı aşın­ca ve yıl­lan­ma da var­sa kırk­ta bir zekâta ta­bi olur­lar.
Ebu Hanîfe’ye gö­re, öşür ara­zi­de in­san eliy­le ye­tiş­ti­ri­len buğ­day, ar­pa, pi­rinç, da­rı, kar­puz, hı­yar, pat­lı­can, yon­ca, çay, şe­ker ka­mı­şı gi­bi top­rak ürün­le­ri­ne ni­sap ve yıl­lan­ma aran­mak­sı­zın öşür hü­küm­le­ri uy­gu­la­nır. Ya­ni top­rak­tan ne çı­kar­sa on­da bir ve­ya su­la­ma ya­pı­lan yer­ler­de yir­mi­de bir zekât ge­re­kir.
Ebu Yûsuf ve İmam Mu­ham­med’e gö­re ise, yak­la­şık bir to­na ulaş­ma­yan hu­bu­bat­tan ve in­san­la­rın el­le­rin­de bir yıl ka­dar kal­ma­yan da­ya­nık­sız mey­ve ve seb­ze­ler­den öşür alın­maz.32
Zekâta ta­bi ma­lın üze­rin­den bir yıl geç­me­sin­de, ni­sap mik­ta­rı hem yı­lın ba­şın­da, hem de so­nun­da bu­lun­ma­lı­dır. Bu mik­ta­rın yıl için­de ek­sil­me­si sü­re­yi kes­mez. Bu­na kar­şı­lık yıl için­de ar­tan mal da, yıl so­nun­da di­ğer mal ile bir­lik­te zekâta ta­bi olur.
Me­se­la; bir kim­se­nin Ra­ma­zan ayı­nın ilk gü­nü, as­li ih­ti­yaç­la­rı dı­şın­da üç yüz gram al­tı­nı bu­lun­sa, yıl or­ta­sın­da bu al­tı­nın mik­ta­rı el­li gra­ma düş­se ve­ya dört yüz gra­ma çık­sa, bir yıl son­ra yi­ne Ra­ma­zan’ın ilk gü­nü iki yüz gram al­tı­nı bu­lun­sa beş gram al­tın zekât yü­küm­lü­lü­ğü bu­lu­nur. Eğer yıl so­nun­da şer’i öl­çü­ye gö­re sek­sen gra­mın al­tı­na düş­müş ol­sa ni­sap mik­ta­rı bu­lun­ma­dı­ğı için zekât ge­rek­mez. An­cak ek­sik ni­sa­bı ka­lan, ta­mam­la­mak için gü­müş, na­kit pa­ra, dö­viz ve­ya ti­ca­ret ma­lı bu­lun­sa, hep­si bir­lik­te kırk­ta bir zekâta ta­bi olur.
Yıl ba­şın­da alt­mış gram al­tın ol­sa, yıl so­nun­da bu mik­tar iki yüz gra­ma çık­sa ve­ya yıl ba­şın­da iki yüz gram iken, yıl so­nun­da alt­mış gra­ma düş­se zekât la­zım gel­mez. Bel­ki sek­sen gram mik­ta­rı­na ulaş­tı­ğı gün­den iti­ba­ren baş­la­ya­cak bir yıl­lık sü­re so­nun­da yi­ne ay­ni mik­tar­da ve­ya da­ha faz­la bu­lu­na­cak olur­sa zekât ge­re­kir.
İmam Zü­fer’e gö­re, ni­sap mik­ta­rı yı­lın baş­lan­gı­cın­dan so­nu­na ka­dar tam ola­rak bu­lun­ma­lı­dır.
Şâfiîlere gö­re yıl için­de ba­ğış, sa­tış, mi­ras ve ben­ze­ri yol­lar­la, ma­lın ken­di­si dı­şın­da, baş­ka ne­den­ler­le el­de edi­len mal­lar için, asıl mal­dan ay­rı ola­rak ye­ni bir yıl­lan­ma sü­re­si baş­lat­mak ge­re­kir. Bu­ra­da mül­ki­yet ye­ni­len­di­ği için yıl da ye­ni­le­nir. Bun­lar yı­lın ba­şın­da bu­lu­nan zekâta ta­bi di­ğer mal­lar­la top­la­na­rak ay­nı yı­la mah­sup edi­le­mez. An­cak yıl için­de yav­ru­la­yan hay­van­la­rın yav­ru­la­rı ile ti­ca­ret mal­la­rı­nın kârı as­la ta­bi ola­rak de­ğer­len­di­ri­lir.
Zekâta ta­bi bir mal bir yıl geç­tik­ten son­ra ar­ta­cak ol­sa, bu ar­tan kıs­mı art­tı­ğı gün­den iti­ba­ren bir yıl geç­me­dik­çe zekâta ta­bi ol­maz. Me­se­la; bir kim­se Ra­ma­za­nın ilk gü­nü ni­sa­ba mâlik ol­sa, bir yıl so­nun­da üç yüz gram al­tın ve­ya bu kıy­met­te ti­ca­ret ma­lı­na sa­hip bu­lun­sa, ye­di bu­çuk gram al­tın zekât ge­re­kir. Bun­dan iki gün son­ra al­tın mik­ta­rı dört yüz gra­ma yük­sel­se, ar­tan kı­sım için ye­ni yıl­lan­ma sü­re­si baş­la­mış olur.33
 
   6) Borç­lu Ol­ma­mak:
Ala­cak­lı ta­ra­fın­dan is­te­ni­le­bi­le­cek olan borç­lar zekâtın farz ol­ma­sı­na en­gel­dir. Bu borç va­de­li mal alı­mın­dan doğ­muş ola­bi­le­ce­ği gi­bi ödünç pa­ra al­mak­tan ve­ya baş­ka­sı­na ke­fil ol­mak­tan, do­la­yı da mey­da­na gel­miş ola­bi­lir. Bor­cun do­ğum ne­de­ni ne olur­sa ol­sun, in­san­lar ta­ra­fın­dan is­te­ne­bi­lir ni­te­lik­te ise, ön­ce bu borç­la­rı düş­me hak­kı var­dır. Bu borç­lar dü­şül­dük­ten son­ra ge­ri­de ni­sap mik­ta­rı mal kal­maz­sa zekât yü­küm­lü­lü­ğü bu­lun­maz. An­cak in­san­lar ta­ra­fın­dan is­te­ye­ni bu­lun­ma­yan adak, keffâret ve hacc gi­bi borç­lar ise zekâtın farz olu­şu­na en­gel teş­kil et­mez.
Me­se­la; bir kim­se­nin as­li ih­ti­yaç­la­rı dı­şın­da, üze­rin­den bir yıl geç­miş otuz mis­kal al­tı­nı bu­lun­sa, on iki mis­kal de bor­cu ol­sa, borç kar­şı­lı­ğı dı­şın­da­ki mik­tar al­tın ni­sa­bı yir­mi mis­ka­lin (80 gr.) al­tı­na düş­tü­ğü için zekât ge­rek­mez.
İn­san­la­ra ait borç­la­rın ön­ce­lik­le öden­me­si ve­ya bun­la­ra kar­şı­lık na­kit pa­ra ya­hut ti­ca­ret ma­lı ay­rıl­ma­sı ge­re­kir. İslâm kul bor­cu üze­rin­de çok dur­muş, Rasûlullah (s.a.s) du­a­la­rın­da borç­tan Al­lah’a sığınmış34, bor­cu­nu öde­me­den ve kar­şı­lık da bı­rak­ma­dan ve­fat eden bir sa­ha­bi­nin ce­na­ze na­ma­zı­nı kıl­dır­mak is­te­me­miş­tir.35 Hz. Os­man ha­li­fe­li­ği sı­ra­sın­da şöy­le de­miş­tir: “Bu ay zekâtlarınızın ve­ri­le­ce­ği ay­dır. Ki­min öde­me­si ge­re­ken bor­cu var­sa öde­sin, son­ra da mal­la­rı­nı­zın zekâtını öde­yin.”36 Hz. Os­man bu söz­le­ri bir sa­ha­be top­lu­lu­ğu önün­de söy­le­miş, onun bu gö­rü­şü­ne kar­şı çı­kan ol­ma­mış­tır.
Bor­cun bu­lun­ma­sı ziraî ürün­le­rin öş­rü ile ara­zi ver­gi­si olan ha­ra­cın uy­gu­lan­ma­sı­na en­gel de­ğil­dir.37
Hanbelîlere gö­re, borç, ta­rım ürün­le­ri da­hil zekâta ta­bi her çe­şit mal­da zekât en­ge­li­dir. Ya­ni ön­ce borç­lar ve na­fa­ka dü­şü­lür, son­ra ni­sap mik­ta­rı mal ka­lır­sa, bu ma­lın zekâtı ve­ri­lir. Borç eğer bü­tün ni­sa­bı kap­sar ve­ya ni­sa­bı ek­sil­tir­se zekâta en­gel teş­kil eder.
İmam Mâlik’e gö­re borç, ta­rım ürün­le­ri ile hay­van­la­rın ve ma­den­le­rin zekâtını dü­şür­mez. Çün­kü zekât, bun­la­rın ken­di­le­rin­den farz­dır.
İmam Şâfiî’nin son gö­rü­şü­ne gö­re, zekât yü­küm­lü­lü­ğü di­ğer borç­lar gi­bi bir zim­met bor­cu­dur. Bu yüz­den zekât mal­la­rı­nı kap­la­yan ve­ya ni­sap mikta­rın­dan azal­tan borç, zekâtın farz ol­ma­sı­na en­gel de­ğil­dir. Bu yüz­den zekâta ta­bi ni­sap mik­ta­rı yıl­lan­mış ma­la sa­hip olan kim­se, borç­la­rı­na ba­kıl­mak­sı­zın zekâtla yü­küm­lü olur. Çün­kü borç­la­rın bi­ri di­ğe­ri­ni öde­me­ye en­gel teş­kil et­mez.38
 
B- Zekâtın Eda­sı­nın Sa­hih Ol­ma­sı İçin Ge­re­ken Şart­lar:
Ve­ri­len zekâtın ge­çer­li ol­ma­sı için zekât ni­ye­ti ve tem­lik şart­tır.
 
   1) Ni­yet:
Ge­nel ola­rak di­ğer iba­det­ler­de ol­du­ğu gi­bi zekâtta da ni­yet şart­tır. Hz. Pey­gam­ber (s.a.s): “Amel­ler ni­yet­le­re gö­re­dir”39 bu­yur­muş­tur. Zekâtı ver­mek bir amel ve na­maz gi­bi bir iba­det­tir. Bu yüz­den na­fi­le sa­da­ka­dan onu ayır­det­mek için ni­yet şart­tır.
Zekâtı yok­su­la ve­rir­ken ve­ya zekât için bir mal ay­rı­lır­ken bu­nun zekât ol­du­ğu­na kal­ben ni­yet edil­me­si ge­re­kir. Dil ile söy­len­me­si şart de­ğil­dir. Hat­ta bir ma­lı yok­su­la zekât ni­ye­tiy­le ve­rir­ken, bu­nun bir ba­ğış ve­ya borç ola­rak ve­ril­di­ği­ni söy­le­mek de zekât  ol­ma­sı­na en­gel de­ğil­dir.
Ni­ye­tin, zekâtın öde­me za­ma­nı­na ya­kın ol­ma­sı şart­tır. Çün­kü top­lu­ca ay­rı­lan zekât, ih­ti­yaç sa­hip­le­ri­nin du­ru­mu­na gö­re par­ça par­ça ve­ya de­ği­şik za­man­lar­da ve­ri­le­bi­lir. Bu yüz­den bir ma­lı zekât ola­rak ayı­rır­ken ni­yet­len­mek ye­ter­li­dir. Çün­kü bun­da zekât ve­re­ne ko­lay­lık var­dır. Ni­te­kim tu­tu­la­cak bir oru­ca da ak­şam gü­neş bat­tık­tan son­ra ni­yet­len­mek ca­iz­dir.
Bir kim­se­nin zekât ola­rak ayır­dı­ğı mal kay­bol­sa ve­ya ça­lın­sa ya­hut te­lef ol­sa, zekât bor­cu üze­rin­den düş­mez. Bu­nun be­de­li­ni ver­me­si ge­re­kir. Çün­kü ge­ri­de ka­lan ma­lın­dan zekâtı çı­ka­rıp ver­me­si müm­kün­dür.
Bir kim­se bir ma­lı fa­ki­re ni­yet­siz ola­rak ver­se, son­ra­dan zekâta ni­yet­len­se, eğer bu mal he­nüz fa­ki­rin elin­de mev­cut ise ni­yet ge­çer­li­dir. Fa­kat mal onun elin­den çık­mış ise ar­tık ni­yet ye­ter­li ol­maz. Yi­ne bir kim­se baş­ka­sı­nın ma­lın­dan onun adı­na izin­siz ola­rak zekât ver­se, mal sa­hi­bi ica­zet ver­di­ği tak­dir­de, mal ha­len fa­ki­rin elin­de mev­cut ise zekât ge­çer­li olur, ak­si hal­de ge­çer­li ol­maz.
Zekâtta ve­ki­lin de­ğil, mal sa­hi­bi­nin ni­ye­ti ge­çer­li­dir. Bu yüz­den mal sa­hi­bi­nin zekâtı ve­ki­le ve­rir­ken ve­ya en geç ve­kil bu zekâtı fa­ki­re ve­re­ce­ği za­man zekâta ni­yet et­me­si ge­re­kir. Ve­ki­lin ni­ye­ti ye­ter­li ol­maz. Ve­kil müs­lü­man ola­ca­ğı gi­bi, zim­met eh­lin­den hris­ti­yan ve­ya ya­hu­di de ola­bi­lir.
Zekât ver­mek ni­ye­tin­de olan bir kim­se, bu­nun için bir mal ayır­mak­sı­zın za­man za­man yok­sul­la­ra bir şey­ler da­ğıt­tı­ğı hal­de, ak­lı­na ni­yet gel­me­se bun­lar zekâtına mah­sup edi­le­mez. An­cak yok­su­la böy­le bir mal ve­rir­ken; “Bu­nu ni­çin ve­ri­yor­sun?..” gi­bi so­ru­ya dü­şün­mek­si­zin he­men “Zekât ola­rak ve­ri­yo­rum” di­ye­bi­le­cek bir hal­de bu­lu­nur­sa bu, ni­yet ye­ri­ne ge­çer.
Di­ğer yan­dan bir kim­se bir sü­re ta­sad­duk­ta bu­lun­duk­tan son­ra “şu sü­re icin­de ta­sad­duk et­ti­ğim şey­le­rin zekâtımdan ol­ma­sı­na ni­yet et­tim” de­me­si ye­ter­li ol­maz. Çün­kü na­fi­le ola­rak ya­pı­lan bir iba­de­ti son­ra­dan ya­pı­la­cak mü­cer­ret bir ni­yet­le farz iba­de­te dö­nüş­tür­mek müm­kün ol­maz.
Ma­lı­nın ta­ma­mı­nı zekâtına ni­yet et­mek­si­zin sa­da­ka ola­rak ve­ren kim­se­den zekât bor­cu is­tih­san yo­lu ile dü­şer. An­cak bu sa­da­ka ola­rak ver­di­ği ma­lı­nı ve­rir­ken bir adak ve­ya kef­fa­ret gi­bi bir bor­cu­na ni­yet et­me­me­si şart­tır. Ak­si hal­de mal o ni­ye­te gö­re ve­ril­miş olur, bu ma­la isa­bet eden zekât mik­ta­rı­nı ay­rı­ca borç­lan­mış olur.
Hanefîler dı­şın­da­ki ço­ğun­luk fa­kih­le­re gö­re, bir kim­se bü­tün ma­lı­nı na­fi­le sa­da­ka ola­rak ver­se ve bu­nun­la zekâta ni­yet et­me­se zekât bor­cu düş­müş ol­maz. Çün­kü bu­nun­la far­za ni­yet et­me­miş­tir. Bu me­se­le, yüz re­kat na­maz kıl­dı­ğı hal­de far­za ni­yet et­me­yen kim­se­nin du­ru­mu­na ben­zer.40
Bir kim­se zekât ge­re­ken bir ma­lın bir bö­lü­mü­nü bir fa­ki­re ba­ğış­la­sa, ken­di­sin­den, bu kıs­ma isa­bet eden zekât, dü­şer. Bu­na gö­re bir zen­gin, fa­kir bi­ri­sin­den olan ala­ca­ğı­nı bu fa­ki­re ba­ğış­la­sa, sa­de­ce bu ala­cak mik­ta­rı­na isa­bet eden zekât bor­cu düş­müş olur. Bu­ra­da zekâta ni­yet edip et­me­me­si so­nu­cu de­ğiş­tir­mez. Çün­kü bu du­rum ma­lın yok ol­ma­sı­na ben­zer. O ka­dar ma­lı yok ola­cak ol­sa, zekâtını öde­me­si ge­rek­mi­ye­cek­ti.
Me­se­la; bir zen­gi­nin fa­kir­de dört yüz gram al­tın ala­ca­ğı ol­sa, bu­nun ta­ma­mı­nı fa­ki­re ba­ğış­la­sa bu ala­ca­ğa isa­bet eden on gram zekât bor­cu düş­müş olur. Yok­sa bu dört yüz gram al­tı­nı di­ğer mal­la­rı­nın zekâtına mah­sup ede­mez.
Di­ğer yan­dan zen­gin olan bir borç­lu­ya böy­le bir mal ba­ğış­lan­sa ve­ya on­dan olan ala­cak­tan vaz­ge­çil­se, bu­nun­la ne o ma­lın, ne de baş­ka mal­la­rı­nın zekâtı ve­ril­miş olur. Sağ­lam olan gö­rü­şe gö­re, bu ba­ğış­la­nan ma­la ve­ya ala­ca­ğa isa­bet eden zekâtın da ay­rı­ca ve­ril­me­si ge­re­kir.
 
   2) Tem­lik:
Ve­ri­le­cek zekâtın ge­çer­li ol­ma­sı için tem­lik şart­tır. Tem­lik; zekât ola­rak ve­ri­le­cek mal ve­ya na­kit pa­ra­nın mül­ki­ye­ti­ni zekâtı alan kim­se­ye nak­let­mek de­mek­tir. Bu yüz­den mü­bah kıl­mak me­se­la sof­ra­sı­na alıp ik­ram­da bu­lun­mak tem­lik ni­te­li­ği ta­şı­ma­dı­ğı için zekât ye­ri­ne geç­mez. Na­fi­le sa­da­ka olur. Zekât akıl has­ta­sı­na ve­ya tem­yiz gü­cü­ne sa­hip ol­ma­yan ço­cu­ğa ve­ri­le­mez. An­cak on­lar adı­na an­ne, ba­ba, va­si ve­ya ve­li gi­bi, onu tem­sil eden kim­se­le­re ve­ri­le­bi­lir.
Zekâtta tem­lik şar­tı­nın da­yan­dı­ğı de­lil “Zekâtı ve­ri­niz” an­la­mın­da­ki ayet­ler­dir. Bu ayet­ler­de­ki ver­mek, ma­lın mül­ki­ye­ti­ni kar­şı ta­ra­fa ge­çir­mek de­mek­tir. Di­ğer yan­dan “Sa­da­ka­lar, (zekâtlar) an­cak fa­kir­le­rin, mis­kin­le­rin... hak­kı­dır.”41 aye­tin­de sa­yı­lan se­kiz sı­nı­fın ba­şı­na ge­ti­ri­len “Lâm” harf-i cer­ri tem­lik ifa­de eder. Ya­ni zekâtın mül­ki­ye­ti­nin bu se­kiz sı­nı­fa ve­ya bu sı­nıf­lar­dan bi­ri­si­ne nak­le­dil­me­si ge­re­kir.42
Mâlikîler zekâtın öden­me­si için ay­rı­ca üç şart da­ha ile­ri sür­müş­ler­dir. a) Zekâtın, farz ol­duk­tan son­ra ayı­rı­lıp ve­ril­me­si, b) Zekâtın onu hak eden ki­şi­le­re ve­ril­me­si, c) Zekâtın, ma­lın ay­nın­dan ya­ni ken­di­sin­den ol­ma­sı.43
 
C - Zekâtın Farz Ol­ma ve Öden­me Za­ma­nı:
Aslî ih­ti­yaç­la­rı ve borç­la­rı dı­şın­da ni­sap mik­ta­rı, zekâta ta­bi ve üze­rin­den bir yıl geç­miş bir ma­la sa­hip olan kim­se­nin bu­nun zekâtını ge­cik­tir­me­den ver­me­si ge­re­kir. Zekâtla yü­küm­lü olan ki­şi, özür­süz ola­rak zekâtını ge­cik­ti­rir­se gü­nah­kar olur. Çün­kü zekât, in­sa­na har­can­ma­sı ge­re­ken bir hak­tır, yok­su­lun ih­ti­ya­cı­nı kar­şı­la­mak ama­cıy­la farz kı­lın­mış­tır. Öden­me dev­re­sin­den ge­ri bı­ra­kı­lır­sa, farz kı­lın­ma­sı­nın mak­sa­dı tam ola­rak ger­çek­leş­me­miş olur.
Zekâtı öde­me va­kit­le­ri ma­lın tü­rü­ne gö­re be­lir­le­nir.
1) Al­tın, gü­müş, pa­ra ve her çe­şit ti­ca­ret eş­ya­sı­nın zekâtı ile ot­lak hay­van­la­rı­nın zekâtı her yıl bir ke­re ka­me­ri yıl ta­mam­lan­dık­tan son­ra öde­nir.
2) Ziraî ürün­ler ve mey­ve­le­rin zekâtı, yıl için­de ürü­nün tek­ra­rı­na gö­re ürü­nün­den ve­ri­lir. Bun­lar­da bir yıl geç­me şar­tı yok­tur. Ebu Hanîfe’ye gö­re, ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­ma şar­tı da aran­maz. Fa­kih­le­rin ço­ğun­lu­ğu­na gö­re ise, ziraî ürün­le­rin zekâtında ni­sa­ba ulaş­mak şart­tır.
Ebu Hanîfe ve İmam Zü­fer’e gö­re, ürün ve mey­ve or­ta­ya çı­kıp bo­zul­ma­sın­dan emin olu­na­cak nok­ta­ya ge­lin­ce, ha­sat edi­le­cek du­rum­da ol­ma­sa bi­le zekât ge­re­kir. Ebu Yûsuf’a gö­re, ha­sat edi­le­cek du­ru­ma ge­lin­ce, İmam Mu­ham­med’e gö­re ise ha­sat edi­lip har­man ya­pı­lın­ca zekât farz olur.44
Şâfiî ve Hanbelîlere gö­re, hu­bu­bat­ta ta­ne­le­rin kuv­vet­len­me­si mey­ve­ler­de ise ol­gun­laş­ma za­ma­nın­da zekât farz olur.45
3) Ba­lın zekâtı, zekât ve­re­cek ka­dar ba­lın mey­da­na gel­me­si, ma­den­le­rin zekâtı ise, zekât ve­re­cek ka­dar ma­den çı­kar­mak­la farz olur.
Ni­sa­ba Mâlik olan kim­se­nin zekâtını yı­lı dol­ma­dan ön­ce ken­di is­te­ği ile ön­ce­den ver­me­si ca­iz­dir. Çün­kü bu kim­se zekâtı farz ol­ma se­be­bi ger­çek­leş­tik­ten son­ra öde­miş­tir. Hz. Ali (r.a)’den ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re; “Hz. Ab­bas, Rasûlullah (s.a.s)’a, vak­ti gel­me­den ön­ce ma­lı­nın zekâtını pe­şin öde­me­yi sor­muş, Hz. Pey­gam­ber bu ko­nu­da ona ruh­sat ver­miş­tir.”46 Zekât öde­me­si­nin yıl so­nu­na bı­ra­kıl­ma­sı mal sa­hip­le­ri­ne ko­lay­lık için­dir. Bu yüz­den fa­ki­rin bi­ran ön­ce ya­rar­lan­ma­sı­nı sağ­la­mak ama­cıy­la vak­ti gel­me­den ön­ce de ve­ri­le­bi­lir. Bu du­rum bir bor­cu he­nüz va­de­si gel­me­den öde­me­ye ben­zer.
Şâfiîlere gö­re, pe­şin zekât ver­me­nin ye­ter­li ol­ma­sı için, se­ne için­de mal sa­hi­bi­nin yıl so­nu­na ka­dar zekâtın farz ol­ma­sı­na ehil ola­rak kal­ma­sı ge­re­kir. Di­ğer yan­dan zekâtı ala­nın yıl so­nun­da da zekât al­ma­ya ehil ol­ma­sı şart­tır. Bu iki şart ger­çek­leş­mez­se pe­şin ve­ri­le­cek zekât ye­ter­li ol­maz.
Mâlikî ve Za­hi­ri­le­re gö­re ise, yıl dol­ma­dan zekâtı ver­mek ca­iz de­ğil­dir. Çün­kü zekât na­ma­za ben­zer. Bu yüz­den vak­ti gir­me­den ön­ce ve­ril­me­si ye­ter­li ol­maz.47
 
   D - Açık­ta ve Giz­li Olan Mal­lar:
Zekâta ta­bi olan mal tür­le­ri açık­ta ve­ya giz­li ol­ma ni­te­lik­le­ri­ne gö­re iki­ye ay­rı­lır: Açık­ta olan­la­ra “emvâl-i zâhire” giz­li olan­la­ra “emvâl-i bâtıne” de­nir. Bu iki te­rim zekâtın dev­let eliy­le top­lan­ma­sı ko­nu­suy­la il­gi­li ola­rak or­ta­ya çık­mış­tır.
  
   1) Açık­ta Olan Mal­lar:
Gö­rü­nen ve tes­pi­ti müm­kün olan mal tür­le­ri­ni kap­sar. Top­rak ürün­le­ri, hay­van­lar ve ma­den­ler bu çe­şi­de gi­rer. Bu­nun zıd­dı emvâl-i bâtıne de­ni­len giz­li mal­lar­dır. Al­tın, gü­müş, pa­ra ve ti­ca­ret mal­la­rı gi­bi.
Zekâtın dev­let eliy­le alın­ma­sı ayet­te şöy­le ifa­de edi­lir: “Mü­min­le­rin mal­la­rın­dan Zekât al ki, onun­la ken­di­le­ri­ni te­miz­le­miş ve mal­la­rı­nı be­re­ket­len­dir­miş olur­sun. zekât ver­dik­le­ri za­man da on­la­ra dua et. Zi­ra se­nin du­an on­lar için bir hu­zur ve­si­le­si­dir.”48 Hz. Pey­gam­ber ya­şa­dı­ğı sü­re­ce zekât ona ve­ya gö­rev­len­dir­di­ği zekât me­mur­la­rı­na ve­ril­miş­tir. İbn Si­rin (ö.110/728) şöy­le der: “Baş­lan­gıç­ta zekâtlar Hz. Pey­gam­ber’e ve­ya onun gö­rev­len­dir­di­ği me­mur­la­ra ve­ri­lir­di. On­dan son­ra ha­li­fe olan Hz. Ebu Be­kir’e ve­ya ta­yin et­ti­ği me­mur­la­ra; Hz. Ömer dev­rin­de de yi­ne ken­di­si­ne ve­ya zekât me­mur­la­rı­na ve­ri­li­yor­du. Hz. Os­man dev­rin­de de ay­nı şe­kil­de de­vam et­miş­se de onun şe­hid edil­me­si üze­ri­ne müs­lü­man­lar gö­rüş ay­rı­lı­ğı­na dü­şe­rek, bir kıs­mı zekâtı dev­le­te ver­mek­te de­vam et­ti­ler, di­ğer bir kıs­mı da zekâtlarını ken­di­le­ri da­ğıt­ma­ya baş­la­dı­lar.”49 Enes b. Mâlik’ten ri­va­yet edil­di­ği­ne gö­re, Te­mi­mo­ğul­la­rı ka­bi­le­sin­den bir adam Hz. Pey­gam­ber’e ge­le­rek “Ya Rasûlallah, zekâtı se­nin gön­der­di­ğin me­mu­ra öde­di­ğim za­man, Al­lah’a ve Ra­su­lü­ne kar­şı so­rum­lu­luk­tan kur­tu­lur mu­yum?” di­ye sor­du. Hz. Pey­gam­ber şu ce­va­bı ver­di: “Evet, zekâtı be­nim gön­der­di­ğim el­çi­ye öde­di­ğin za­man kur­tu­lur, borç­tan be­ra­at eder­sin. Öde­di­ğin zekâtın se­va­bı sa­na, gü­na­hı da onu de­ğiş­ti­re­ne ait­tir.”50 Hz. Ebu Be­kir ha­li­fe olun­ca, zekâtı dev­le­te ver­mek is­te­me­yen ba­zı ka­bi­le­le­re kar­şı, dev­let güç­le­ri­ni gön­de­re­rek on­la­rı ita­at al­tı­na al­mış­tır.
İş­te Hz. Os­man dev­rin­den son­ra da dev­let eliy­le top­lan­ma­sı­na de­vam edi­len em­val-i za­hi­re, top­rak al­tın­dan ve­ya top­rak üs­tün­den el­de edi­len ya da el­de edil­me­si müm­kün olan bü­tün mal­lar ve hay­van­lar­dır.
Bun­lar top­rak mah­sul­le­ri, hay­van­lar ve ma­den­ler­den iba­re­tir. Zekât mik­tar­la­rı ise şöy­le­dir:
1) Ken­di­li­ğin­den ve­ya yağ­mur su­la­rı ile su­la­nan top­rak­la­rın mah­sul­le­rin­de; 1/10 (on­da bir.)
 
 
2) Dı­şar­dan su­la­ma, güb­re­le­me gi­bi ener­ji sar­fet­mek su­re­tiy­le el­de edi­len mah­sul­ler­de; 1/20 (Yir­mi­de bir)
3) Ye­ral­tı kay­nak­la­rı, ma­den, pet­rol... ve de­fi­ne­ler­de 1/5 (Beş­te bir)
4) Hay­van­lar­dan; Sı­ğır cin­sin­de 1/30 (Otuz­da bir); ko­yun cin­sin­de 1/40 (Kırk­ta bir); de­ve cin­sin­de, her beş de­ve için bir ko­yun; at­lar­da, her at için bir di­nar (4 gr. al­tın pa­ra).
Bun­la­rın dı­şın­da ka­lan al­tın, gü­müş., na­kit, mü­cev­he­rat ve ti­ca­ret mal­la­rı em­val-i ba­tı­na (giz­li mal­lar)dır. Bun­la­rın zekâtı, Hz. Os­man dev­rin­den iti­ba­ren sa­hip­le­ri eliy­le ve­ril­me­ye baş­lan­mış­tır.51
 
   2) Giz­li Mal­lar:
Giz­li olan ve­ya zekât me­mur­la­rın­dan giz­len­me­si müm­kün ve ko­lay olan mal­lar bu gru­ba gi­rer. Bun­la­rın tam ola­rak tes­pi­ti zor­dur. An­cak sa­hip­le­ri­nin be­ya­nı, her­han­gi bir yer­de ema­net edil­miş ol­ma­la­rıy­la tes­bit­le­ri müm­kün ola­bi­lir. Al­tın, gü­müş, na­kit pa­ra­lar, mü­cev­he­rat ve ti­ca­ret mal­la­rı bu çe­şi­de gi­rer. Evin­de al­tın zi­net eş­ya­sı bu­lun­du­ran bir ka­dın bun­la­rın var­lı­ğı­nı zekât me­mu­ru­na bil­dir­mez­se, araş­tır­ma ya­pa­rak bun­la­rı tes­bit et­mek im­kan­sız­dır. Bu yüz­den giz­li mal­la­rın zekâtı, sa­hip­le­ri­nin ver­me­si için dev­let ma­li­ye­si­nin kont­ro­lü dı­şın­da bı­ra­kıl­mış­tır.
Hz. Os­man dev­ri­ne ka­dar is­ter giz­li ol­sun, is­ter açık bü­tün mal­la­rın zekâtı dev­let ta­ra­fın­dan alın­mak­tay­dı. Hz. Os­man’ın hi­la­fe­ti za­ma­nın­da dev­let ge­lir­le­ri art­tı. Ti­ca­ret mal­la­rı ile na­kit pa­ra­nın tes­bit ve kont­ro­lü zor­laş­ma­ya baş­la­dı. Bu­nun üze­ri­ne Hz. Os­man ba­tı­ni mal­la­rın zekâtını sa­hi­bi­nin is­te­ği­ne bı­rak­tı. Bu mal­la­ra sa­hip olan kim­se­ler, dev­let baş­kan­la­rı­nın ve­ki­li ka­bul edi­le­rek zekâtlarını muh­taç­la­ra biz­zat ver­mek­le yü­küm­lü tu­tul­du­lar. Sa­id b. Ye­zid şöy­le di­yor: “Hz. Os­man’ın min­be­re çı­ka­rak şöy­le de­di­ği­ni duy­dum: ‘Bu ay zekât ver­me ayı­dır. Ki­min üze­rin­de zekât bor­cu var­sa,bor­cu­nu öde­sin”, Hz. os­man dev­rin­de baş­la­yan bu uy­gu­la­ma gü­nü­mü­ze ka­dar bu şe­kil­de de­vam ede­gel­miş­tir.52 Ancak İslâm dev­le­ti uy­gun gör­dü­ğü tak­dir­de em­val–i ba­tı­ne­nin zekâtını da top­la­ya­bi­lir. Bun­la­rın top­la­nıp em­val-i za­hi­re ile bir­lik­te tek el­den ya­ni dev­let eliy­le da­ğı­tıl­ma­sı çok da­ha ya­rar­lı olur.
resim
Ara
Cevapla


Zekâtın Farz Ol­ma­sı­nın Şart­la­rı Konusu Araçları
Direk Link
HTML Link
BBCode Link
Paylaş


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Ti­ca­ret Ma­lın­dan Zekatın He­sap­lan­ma­sı admin 0 1,658 01-01-2017, Saat: 11:43
Son Yorum: admin
  Zekâtın Da­yan­dı­ğı De­lil­ler admin 0 1,636 01-01-2017, Saat: 11:26
Son Yorum: admin
  Zekâtın Hik­met­le­ri admin 0 1,664 01-01-2017, Saat: 11:25
Son Yorum: admin
  Zekâtın Ta­ri­fi admin 0 1,659 01-01-2017, Saat: 11:25
Son Yorum: admin

Hızlı Menü: