Dini Konular

İçtihat nedir ve müçtehit kimdir?

Written by admin

İçtihat nedir, müçtehit kimdir?

İbadet ve muamelatla ilgili bir hükmü dinî delilinden çıkarmak için İlmî güç harcamaya içtihat denir. Bu hükümleri delillerinden çıkaran âlime de müçtehit denir. Müçtehit, Kur’an, sünnet ve İslâm hukuku ile ilgili bütün meselelerde tam bir bilgi sahibi olmalıdır.

Peygamberimizin zamanından beri İslâm âlimleri, dinî hükme ihtiyaç duyulan meselelerde kitap ve sünnette açık bir delil bulamadıkları zaman kendi içtihatları ile amel etmişlerdir. Peygamberimiz, sahabilerine bu hu­susta izin vermişti. Nitekim Peygamber Efendimiz (a.s.m.), sahabilerin âlimlerinden Muâz bin Cebel’i (r.a.) Yemen’e hâkim olarak tayin ettiğinde ona sordu: “Oraya vardığın vakit ne ile hükmedeceksin? Sana bir şey so­rulduğu yahut bir davacı geldiğinde o davayı nasıl halledeceksin?

Muâz: Allah’ın kitabı Kur’an ile.

Resulullah: Kitapta bulamazsan?

Muâz: Resulullah’m sünnetiyle.

Resulullah: Onda da bulamazsan?

Muâz: Onda da bulamazsam kendi içtihadımla hükmederim” dedi.

Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz “Allah’a hamd olsun ki pey­gamberin elçisini (Muâz’ı), peygamberinin razı olduğu şeye muvaffak buyurmuştur” diyerek Muaz’m bu sözlerinden dolayı memnuniyetini dile ge­tirdi.

Peygamberimiz (a.s.m.), ebedî âleme göçtüğünde kitap ve sünnet saha- bilerin ezberinde bulunuyordu. Ancak sahabiler içinde Kur’an-ı Kerim ile sünneti zapt etmek, onların ahkâm ve manalarını iyi anlamak hususunda İlmî yeterliliği ve gücü olanlar fetva veriyordu. Bunlara sahabilerin âlimleri ve fakihleri denmektedir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah bin Mes’ud, Hz. Âişe, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Abbas ve Ebu Musa el-Eş’arî bunlardan en meşhur olanlarıydı.

Dört Halife döneminde ve daha sonraki zamanlarda Müslümanlar karşı­laştıkları meseleleri bu zatlara gelip soruyorlar onlar da kitap ve sünnete göre hüküm veriyorlardı. Bu ikisinde bulamazlarsa kıyas yoluyla meseleyi çözümlüyorlardı. Böylece sahabiler zamanında pek çok meselede “icmâ” sabit oluyor; İslâm hukuku, fıkıh şekilleniyordu.

Bu arada bu sahabiler bazı beldelere yerleşerek ilim ve irfanlarıyla İs­lâm’a hizmet ettiler. Mesela Hz. Ali ile Abdullah bin Mes’ud Kûfe’de, Enes bin Malik ile Ebu Musa el-Eş’arî Basra’da, Abdullah bin Ömer ile Zeyd bin Sabit Medine’de yüzlerce talebe yetiştirdiler. Sahabilerin yetiştirdiği bu ta­lebelere “Tabiîn” denmektedir. Resulullah’m bıraktığı ilim mirası bu nesle geçti. Bunların içinde içtihat edebilecek seviyeye gelmiş pek çok âlim vardı. Mesela İbrahim en-Nehâî, Haşan el-Basrî, Tavus bin Kayşan bunlardan bir­kaçıdır.

Tabiinler, sahabilerin rivayet ettikleri hadisleri ve onların içtihatlarını derleyip bir araya topladılar. Bunun yanı sıra hakkında ayet, hadis ve saha­bilerin içtihadının mevcut olmadığı meselelerde kendileri de içtihatta bu­lundular. Çevrelerinde halkalanan talebeleri yetiştirmeye gayret ettiler. İs­lâm hukukunun temelini kurma, karşılaşılan yeni meseleleri enine boyuna inceleyip hükümlerini açıklama konusunda talebelerine rehberlik ettiler. Bu nesle de “Tebe-i Tabiîn” adı verilmektedir. İmam-ı Âzam, İmam-ı Ma­lik, İmam-ı Şafiî, Ahmed bin Hanbel, Süfyan-ı Sevrî, Sufyan bir Uyeyne bu neslin meşhurlarındandır. Bu zatların içinden, mesela İmam-ı Âzam saha- bilerden bir kısmını görmüşse de İlmî hüviyeti itibariyle Tebe-i Tabiîne dâ­hildir.

İşte fıkhî mezheplerin şekillenmesi bu zamana rastlar. Tebe-i Tabiîn imamları, sahabenin ve Tabiînin içtihatlarını topladılar. İhtiyaç oldukça kendileri de birçok meselede içtihatta bulundular. Müslümanların karşılaşmış olduğu binlerce meselede fikrî çalışmalar yapıp belli esaslar koydular. Bu zatlar çeşitli şehirlerde ikamet ediyorlardı, İlmî çalışmalarını bulunduk­ları beldede yapıyorlardı. Diğer taraftan her birinin fetva metodu da fark­lıydı. Bazısı sadece Kur’an ve sünneti esas alıyor, bazısı bunların yanında kıyası kabul ediyor; bir kısmı Kur’an, sünnet ve sahabenin icmâı ışığında kendi oyuyla fetva veriyordu. Bir kısmı da bulunduğu bölgenin örf ve âdetlerini dikkate alıyordu. Bu çeşit içtihat ve fetvalar Müslümanların dinî yaşayışını iyice rahatlatmıştı.

Müçtehitlerin bu içtihatları İslâm’ın esaslarında olmayıp ikinci derecede meseleler üzerinde yapılıyordu. Zamanla aynı meselede birtakım farklı iç­tihatlar ve izahlar ortaya çıktı. Müslümanlar ise kendi bölgelerinde yaşayan müçtehidin içtihadını kabul ediyor, ibadet ve muamelat hayatını ona göre yapıyordu.